İNSANIN İNKİŞAFI

İnsanoğlu doğduğu andan itibaren, Yüce Allah C.C.’ün kendisine özel kıldığı bir yaratılış nedeniyle sürekli olarak inkişaf etme arzusunu içinde barındırır. Her an yeni şeyleri öğrenmek, yeni unsurlar ile tanışmak ve sürekli olarak gelişme meylindedir.

Lakin yaratılışın getirdiği en önemli unsurlardan birisi de herşeyin zıddı ile kaim olması’dır. Hayat hiçbir zaman boşluk kaldırmaz. Eğer inkişafı doğru ve olumlu yönde gerçekleştirme arzusu ile yol almaz ise insan, muhakkak ki olumsuz ve kötü yönde inkişaf edecektir.

Emniyet Müdürü olan bir dostum, bir katil hakkında konuşmasında, “İnsan öldürmekten adeta zevk alan birisine şahit olmamıştım ama oldum”demişti. Bu bir insanın gelebileceği kötülüğün doruk noktası inkişafından birisidir. Kötülükte bir inkişaftır. Lakin hem insanın kendisi ve sonuç olarak bütün toplumun virüsü olabilecek bir inkişaftır.

Bu nedenle her insanın her saniyesini doğru inkişafa yönelik gayret ve çalışma ile tefekkür ile geçirmesi, hem kendisi, hem toplumu açısından en önemli çalışmadır. Ve gelişme sadece ilmi açıdan gelişme ile tamamlanmamaktadır. İlmin artması, akli noktadan somut bir ilim alanında gelişmeyi artırırken, insanın ruhen ve manen gelişimini, ahlaken gelişimini artırması ile inkişaf ancak bir bütün olma yönünde adımlar atmış olur. Profesör seviyesine ulaşmış bir doktorun, kazanç uğruna bir hastayı kobay gibi kullanması, doğru bir inkişaf modeli değildir.

Bugünün teknolojik alanında gelişmeler, sürekli gelişen bir bilim toplumu ortaya çıkarmaktadır. Henüz beş yaşında bir çocuk bilgisayar ve türevi cihazları kullanma yeteneği ve bilgisine ulaşabilmektedir. Ancak bugünün problemi işte bu noktadan itibaren kendisini hissettirmeye başlamaktadır. Bir çok ilim adamı yetiştirebilir hale gelmiştir devletler. Ama gönül adamı bulunmaz hale gelmiştir. Her birey özellikle altı çizilecek şekilde, yalnızlıktan, menfaatperestlikten, cinnet halinden, ruhsal problemlerden şikayetlerini artırır hale gelmiştir. Ahlaki ve manevi inkişaf modelleri eğitim kurumlarının içini dolduramaz hale gelmiştir. Aile eğitim kurumu, okul eğitim kurumu, toplum eğitim kurumudur, lakin bu eğitim kurumlarının hepsi, sübut ilimlerde doruk noktaları yakalayan insan modelleri üretirken, üretilen modellerin bir insan olduğunu unutmuş, kendi içindeki manevi ve ahlaki inkişaf boşluğunu aynen yeni nesillere kopyala, yapıştır yapmıştır.

Bugün insanlık, benlik esiri haline gelmiştir. Güç vehmi’dir bunun diğer adı. İlmen inkişafın, manen inkişaf ile birleşememesinin kuvvetli sonuçlarından birisidir güç vehmi.

Ben doğdum, ben okulları bitirdim, ben diplomalar aldım, ben şirketler kurdum, ben başbakan oldum, ben herşey oldum gibi terimler güç vehmidir. Hiçbir insan doğmayı kendi gücü ile gerçekleştirmiş değildir, çocuk yaşta beyin felci geçirmemesini kendi gücü ile, herhangi bir ölüm ile karşılaşmamasını kendi gücüne, hasta olmamasını, kendisine okuma imkanı sağlayan aile maddi gücünü, kendi gücüne dayandıramaz. Bu akıl oyunudur. İnkişafın tekemmül edebilir inkişaf olmaması sonucu zihnin insan üzerine kurmuş olduğu bir tahakkümün sonucudur.

Bugün bütün dünya üzerinde saniyeler içerisinde yaşanan patlamalar, birkaç günde katliama dönüşen olaylar, toplumsal çılgınlıklar, firavunlaşan birey ve yöneticiler, kanun yapıcılar, meslek mensupları, işadamları, işçiler… hepsi öyle yahut böyle bilimsel noktalar sürecinden geçmişlerdir. Kimisi profesörlük düzeyinde ilimler edinmişlerdir. Nitekim bankaların, ülkelerin içini boşaltanlar dağdaki çoban değil, ilim sahibi kravatlılardır.

Ancak artık bütün dünyanın İnkişafın diğer ayağını görmezlikten gelme sürecinin sonuna gelinmiştir. Artık her birey ahlaki ve manevi inkişafın da en az ve belki de daha fazla ilmi inkişaf kadar önemli olduğunu düşünür, düşünmese dahi hisseder hale gelmiştir.

İnanıyorum ki, bugünün dünyasında yaşananlar çok büyük bir sancıdır. Ama bu bir doğum sancısıdır, ve hayırlı bir doğuma sebebiyet verecektir.

Dr. Ömer Faruk YELTEKİN

 

 

İNSAN DEĞERİ VE ZAMAN

Bir hadiste: “Zamana küfretmeyin. Çünkü zaman Allah’tır” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, V, 299, 311) diyor Hz. Muhammed s.a.v…

Zamana küfretmeyin. Çünkü zaman Allah’a aittir. Değişen zaman değil, o zamanda yaşayan insanlardır.

İktisat biliminde (Ekonomi) genel bir kural vardır;

“Bir ürünün üretimi arzı sabit veya daha az artarken, talebi daha yüksek bir artış gösterir ise, o ürünün fiyatı artar. Fiyatlar genel seviyesinde artış olur. Bu durum Enflasyon halidir.”

Bunu kısaca örneklendirmek gerekir ise; bir adet ekmek ürünü varken, bir de bu ekmeğin alıcısı var ise, ekmeğin fiyatı 20 qepik ise, yine bir ekmek varken bu ekmeğin alıcısı 50 kişiye çıkar ise ekmeğin fiyatı 1 manat’a yükselebilir.

Aslında bu teori ve bu teorinin uygulandığı insan modeli, serbest piyasa ekonomisinin, kapitalizmin bir vahşet teorisidir.

Bu teorinin temelinde aç gözlü, hırslı ve dünya malına düşkün olan bir insan modeli vardır. Zira diğer unsurların ve hammadenin fiyatı sabitken, alıcının artışına paralel yapılan bir fiyat artışı hırstan başka bir şey ile izah edilemez.

Aslında buradan, bu teoriden yola çıkarak bir başka önemli tespit insanın dikkatini çekmektedir. Bir başka ifade ile bu teorinin insan üzerine uyarlamasından yola çıkarak farklı bir alanda denenmesi ve ortaya çıkan sonuç dikkat çekicidir.

Günümüz dünyasında birçok ülkede birçok meslek icra edilmektedir. Elbette her mesleğin, ahlaki ve etik çerçevede icra edilen her bir mesleğin bir değeri mevcuttur. Ancak bazı meslekler vardır ki, kendi öz değerinin yanı sıra aynı zamanda bütün toplumlara hatta gelecek nesillere hizmet eden ve ışık tutan bir değeri kendi içinde barındırırlar. Bu meslek türüne en önemli örneklerden birisi bilim adamlığıdır. Bazı meslekler sadece o an için insanların ihtiyaçlarını gidermeye yönelik meslekler iken, bazı meslekler zamana doğru bir süreç içinde faydaları dağılan ve yansıyan meslek türleridir.

Edison’un elektrik ve ışık alanındaki hizmeti tüm insanlığa yönelik çok önemli bir hizmettir. Bugünün dünyasında Edison’un hizmetini çıkardığınız andan itibaren neredeyse bir kaos yaşanabilir durumdadır. Işıksız evler, asansörsüz binalar, bilgisayarsız, telefonsuz hayat ve bunun gibi bir çok unsurda yer alan elektrik hususunda yaşanabilir bir kaos.

Tam bu noktada, günümüz dünyasında her meslek kendi öz değeri ve topluma sunmuş olduğu fayda doğrultusunda mı değer kazanıyor düşüncesi akla gelmektedir. Yani bütün insanlığa hizmet eden bir bilim adamının hayat standardı ve yaşama kalitesi, ücretlendirilmesi, kazancı, sağladığı faydaya paralel mi gelişmektedir?

İşte bu konumda, Ekonominin Enflasyon kuramındaki hipotezi direk devreye girmektedir. Yani bilim adamına olan talep hangi seviyede ise, bilim adamının hayat standardı, kazancı o seviyede belirmektedir. Doktora olan talep, doktor ücretlerini, sporcuya olan talep sporcunun ücretlerini, sanatçıya olan talep sanatçının ücretlerini belirlemede en önemli etken haline gelmekte, bu mesleklerin sunulduğu kesime faydası ve bu faydanın toplumlara, zamana olan yansıması çokta fazla etkili olan bir faktör olmaktan çıkmaktadır. Yani bugün yaşayadığı varsayımı ile Edison’un kazancı ve ücreti, Edison’a toplumun verdiği değer ve talep doğrultusunda belirlenmiş olacaktı.

 

Bugünün dünyasına bu bakış açısı ile dönüp bir analiz yaptığınızda ne gibi sonuçlar meydana çıkıyor araştırma konusu yapmak gerekmektedir. Bilhassa bu gelişmemiş ve gelişmekte olan toplumlarda daha da belirgin hale gelmektedir.

Az gelişmiş ve gelişmekte olan toplumlarda yoğun olmak üzere, o ülkelerin en önemli kazanç elde eden kesimleri içerisinde, kara para aklayıcıları ve yasa dışı kazanç elde edenleri bir kenarda tutmak kaydıyla, parayı para karşılığında alıp satan bankerler, sermayedarlar, toprak sahipleri, bazı ülkelerde ülke yöneticileri, futbolcular, sanatçılar, mankenler ve bunun gibiler gelmektedir.

İlim adamlarının, bilim adamlarının, üniversite öğretim elemanlarının, hayatını mesleki anlamda okuma ile ve bilgi üretmekle geçiren meslek erbablarının ve birçok topluma yön veren, zamana yön veren bilgi üreticilerinin ücretleri ve kazançlarını ise konuşmak yazmak dahi utanç konusudur.

Elbette her ahlaki ve etik anlamda icra edilen mesleğin bir değeri mevcuttur. Bu yazdıklarımdan bir futbolcu veya bir sanatçının değerinin azlığı sonucu çıkarılmamalıdır. Ancak asıl önemli vurgulamak istediğim nokta şudur ki, bir bilim adamının değeri, o bilim adamının yaşadığı toplumun o bilim adamına verdiği değer kadardır. Bu nedenle o topluma ve geleceğine bir de bu yönü ile bakmak gerekir.

Uluslararası bir Fizik profesörü olan, aynı zamanda Nobel ödülü alan, tek katmanlı grafen karbon atomuna ilişkin çalışmasıyla çığır açan, Thomson-Reuters Enstitüsü tarafından sürekli olarak “Dünyanın en aktif 10 araştırmacısı” arasında gösterilen Andre Geim ile Dünyaca ünlü futbolcu Cristiano Ronaldo arasında, bugünün toplumu kimi daha çok tanıyor ise, çizgisini ve geleceğini de ona göre belirliyor demektir. Zira o toplumda yeni yetişen gençlerin idolu Andre Geim değil, Cristiano Ronaldo olacaktır. O toplumda yetişen her nesil kimi idol olarak görüyor ise, onun gibi olmaya özen gösterecek, onun gibi yaşamaya özen gösterecektir. Oku dediğinizde size, yapmayı düşündüğü meslekte okumasına ve çok fazla birşeyi bilmesine gerek olmadığını sadece bazı yeteneklerini geliştirmesi halinde, sizden daha çok kazanç elde edeceğini ve sizin ona gösterdiğiniz yolda yetişen insanları dahi satın alabilecek güce sahip olacağını ifade edecektir.

Aslında zaman cinnet halinde olan bir toplum zamanı olmaya doğru hızla yol almıştır. Neyin değerli, neyin değersiz, neyi daha çok neyin daha az değerli olduğunu bilmeyen bir toplum yeşermeye yüz tutmuş haldedir. Ve dünyanın bir çok yerinde bir çok insan, düşüncesiz, kültürsüz, cahil, idraksiz, saygısız bir topluluk içinde yaşadığını hisseder ve bu nedenle zamana küfreder, kahreder hale gelmektedir. Oysa değişen zaman değil, değişen insan ve insanların oluşturduğu toplumlardır.

Bir toplum neyi talep eder ise, o değerli hale gelmekte, neyi talep ediyor ise onu buluyor hale gelmektedir.

Bugün dünyanın bir çok gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerinde, bir anda parlayan ve yoğunlaşan sosyal çatışmalar, gösteriler, iç savaşlar meydana gelmektedir. Zira bu toplumlarda günü birlik yaşama ve zevk hayatın en önemli hedefi haline gelmekte ve insanların değer verdiği unsurlar ve kişiler bu alanlarda belirmektedir. Bu nokta okumayı, düşünmeyi, tefekkürü, toplumsal faydayı, zamanları aşacak toplumsal faydaları düşünmekten aciz ve uzak bir düşünce biçimi şeklinde yoğrulmaktadır. İşin belki şifresi de burada oluşmaktadır.

Kıcasası; Yaş ağacı tutuşturmak gayret ister fakat saman parçası en küçük kıvılcım ile alevlenir.

 

Dr. Ömer Faruk YELTEKİN

HİZMET İLE TAŞINAN RIZIK

Bir yurtdışı seyahati için Atatürk Havalimanındaydım. Ve uçağın son çağrısına çok az bir süre kalmıştı ki, biraz açlık hissettiğim için en yakın büfeden çocukluğumda sevdiğim tuzlu bir kraker aldım.

Ama Takdir-i İlahi, kraker’i açmaya fırsatım olmadan uçağa son çağrı anonsunu duyuverdim. Apar topar uçağa biniş kapısına yol alıp, son birkaç kişi ile birlikte uçağa bindiğimde krakerin, çantam ile birlikte elimde olduğunu hatırlıyorum. Ne açabilmiş ve ne de bir tane olsun yiyebilmiştim.

Uçak içinde koltuğa yerleştikten sonra, uygun olmayacağı, bir süre sonra yemek ikramına geçileği düşüncesi ile almış olduğum kraker’i yemekten vazgeçerek el çantama yerleştirdim.

Yolculuk bitişinde, Havaalanında beni bekleyen dostlarım bir yerlerde oturup, sohbet edelim düşüncesi ile şehir merkezine bir kafeterya’ya yol aldılar.

Kafeterya girişinde araçtan inip, arkadaşımın aracı park etmesini beklerken, yanıma yaklaşan 70’li yaşlarda bir teyze biraz yardımda bulunmamı istedi. Soğuk ve nemli hava kalın palto’mun arasından kemiklerime işliyordu sanki. Ama teyzenin üzerinde ince bir gömlek üzerine giyilmiş bir kazaktan başkası yoktu maalesef. Belki geçirmiş olduğu yılların hüznü ve sıkıntıları, ilmek ilmek yüzüne işlemişti ve darmadağın saçlarına. Başında bir örtü olmasına rağmen saçları o örtünün arasından çizgi çizgi yüzüne inip gölgeliyordu. Belki ben üzüntümden öyle hissediyordum. Lakin sesinde saatleri bulan soğuk havada beklemenin titrekliği kesinlikle belli oluyordu. Üç kişi olmalarına rağmen diğer iki teyze belli ki, bu teyze ile birlikte gelip, birlikte birşeyler istemiş olmanın bana sıkıntı vereceği düşüncesi ile uzaktan seyrediyorlardı sadece. Onlar da yaşlı idiler.

Elimi cebime götürdüğümde, yabancı dolar cinsi bir paranın olduğunu hatırladığımı biliyorum. Ve bozuk olmadığını. Bir saniyelik tereddütüm, yapmalısın emrine döndüğünde cebimden çıkarttığım parayı teyzeye uzattım. Loş ışıkta baktı önce paraya ve geri uzattı. Bu yüksek bir para dediğini işittim. Problem yok, ben bilerek veriyorum dedim. Epey süren duaları ile birlikte sırtını döndü gidiyordu ki, aklıma İstanbul Havalimanından aldığım kraker geldi. Onu da ikram edeyim düşüncesi ile seslendim teyzeye. Dönüp geldiğinde parayı tekrar ister miyim endişesini okudum gözlerinden. Çantamdan çıkardığım krakeri uzatıp, bunu da alır mısın diyebildim sadece. Bir müddet gözlerimin içine baktı. Duaları ile birlikte nereden geldiğimi sordu. İstanbuldan geliyorum cevabımı süratle ne zaman neyle geldin sorusu takip etti. Biraz önce uçakla geldim cevabıma tekrar ama bu defa belki bir iki dakika gözlerimin içine bakarak, sadece bakışları ile karşılık verdi. Ama gözlerinin nemlendiğini gördüğümde, teyze sıkıntın çok anlıyorum, lakin üzülmemeye çalış. İnanıyorum ki Allah sana yardımcı olacaktır dedim.

Biliyorum evladım dedi. Biliyorum. Sıkıntılarıma üzüntümden değil gözlerimin yaşarması, Allah’ın bana sahip çıkmasından. Çünki o benim gibi aciz ve hiçbirşeyi olmayan birine, senin gibi zengin birisini hizmet ettirdi. Benim gibi birisine, senin gibi birisi ile İstanbuldan bu verdiğini aldırıp, samalyot (uçak) ile onu taşıtıp, burada bana nasip ve rızık olarak verdirdi. Bunu hiçkimse yapamaz. O nasip ederse dünyanın bir ucundan gönderir. Ve ben onun büyüklüğüne inanıyorum. Nasibinse eğer, dağların altında bile olsa sana gelir.

Sadece donup kaldığımı biliyorum, onun dışı kirli ellerini öperek yolcu ettiğimde, benim içimdeki kirin, onun dışındaki kirden daha acınacak halde olduğunu hissediyordum.

Dr. Ömer Faruk YELTEKİN

AKLIN TEKEMMÜLÜ

Akıl, İnsan’a Allah-u Teala’nın bahşettiği en değerli hediyelerden biridir. İdrak ve şuurla birleşmek suretiyle İnsanı diğer yaratılmışlardan ayırt eden en önemli unsurdur.

İnsanın bir nev’i tamamlayıcısıdır. Zira o olmadan sorumluluk kaldırılmıştır insanın üzerinden.

Ali b. Ebu Talip (ra) rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.v) buyurmuştur ki:

“Kalem üç kişiden kaldırıldı; uyuyandan uyanıncaya kadar, çocuktan baliğ oluncaya kadar, deliden akıllanıncaya kadar.” (Buhari Hudud Bab 22 C. 8 S. 21 Ebu Davut Hudud 17, İbni Mace, 2041)

Bu kadar derinliği olan akıl bir yönüyle güç, hırs, saltanat gibi zaptedilmesi zor bir unsurdur aynı zamanda. Bu nedenle aklın zaptedilmesi için insana sabır bahşedilmiştir. Zira akıl insanda bir motor gibi ise sabır ise fren gibidir.

Akıl tekemmüle ulaşmak için iki önemli unsura daha ihtiyaç duyar. Bunlardan birisi öz başarı, diğeri ise sosyal başarıdır. Öz başarı aklın ilimle buluşması ve buluştuğu ilmi kendisine ve sahibine hayırlı hale getirmesidir.

Sosyal başarı ise aklın ilimle buluşması ve buluştuğu ilmi sahibine ve çevresine hayırlı hale getirmesidir.

Aklın, sahibine faydası olmayanı, ilimle buluşmuş olsa dahi o ilmi sahibine hayırlı hale getirmeyen bir virüs haline gelir. Bu tür insanın hem kendisine ve hem de çevresine verdiği tahribat çok büyüktür. Zira bu akıl sahibinin ilmi, sabrı, hikmeti, izzeti, haysiyet ve onuru ve benzer bir çok insan erdemini kavrayabilir bir idraki bulunmamaktadır.

 

BÜYÜK ÇÖZÜLME

İnsanlık giderek mecrasından çıktı.

Bir cinnet halinde. Ve artık iyilerin üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi.

Aslında böyle başladı her şey…

Önce kazanmayı istedi insan. Sonra kazancıyla yetinmemeyi öğrendi. Sonra daha fazla kazanmak için bütün insani unsurlarını ayaklar altına aldı. Sonra bütün insanlığından uzaklaştı.

Zira bütün maddi imkânlar aslında, ruhani zenginlik oluşmadan bir insanda toplanmaya başlıyor ise aynı zaman da o insanı, en tehlikeli vahşet makinesi haline de getiriyor. Kendi içinde bu insan, dile getirmese de ulûhiyet hissetmeye başlıyor.

Bu durum en büyük sermayedardan en küçük işadamına kadar aslında bütün insanlığın kanına işlemiş halde.

Bakın çevrenizde yer alan birçok işadamına…

“Benim yüzlerce işçim var. Bu işçileri ben doyuruyorum. Bu insanların geçimini ben sağlıyorum. Ben olmasam bu insanlar aç ve sefil…”

Bu ifadeleri duyacaksınız. Belki bu tavırları göreceksiniz. İşte bu ulûhiyet (İlah’lık) iddiasıdır aslında.

Zira bu anlayıştaki bir insan, kendi insanlık onur ve erdemini, kendi ruhani özelliklerini zenginleştiremeden, maddi unsurlar ile bir yalancı varlık sahibi olmuştur.

Bilmez ki, aslında bütün varlığım dediği şirketinin bütün kazancı, kapısında bekçi olarak çalıştırdığı bir işçinin yeni doğmuş evladına Allah’ın rızık olarak gönderdiği kazançtan dolayıdır.

Aslında en zayıf görünen işçinin ailesinden veya çevresinden birine gidecek bir rızkı Allah, o zenginin kazancı olarak aracı olması maksadıyla gönderiyordur.

O işadamı biraz kazanç elde ettikten sonra, bekçisini beğenmez, çalışan ve eksiği olmayanı işten çıkartır ise bütün çözülme başlar.

Kendisinin gözüne en verimli gördüğü işten zarar edecek derecede perde iner…

Muhasebecisi, en basit işlemi yanlış kayıtlar, gözüne perde iner…

Genel müdürü, başarılı olduğu alanda zincirleme hatalar yapar, gözüne perde iner…

Haksız olarak bir işçi işten çıkar, rızık gider…

İşadamı yirmi yıllık şirketini birkaç ayda iflas ile kaybeder…

Aslında bu bir helaktır. Bir kuluna gidecek rızık konusunda Allah ile kulunun arasına girme faaliyetinin cezasıdır.

Bunun büyütülmüş modelidir, nemrut, firavun…

Onlar da halkının bütün varlıklarının kendilerine ait olduklarını iddia ettiler.

Küçük modelinde birçok insan bir başka insana yaptığı en küçük iyiliği bu şekilde iddia eder hale geldi.

İnsanlık varlığını büyütme arzusunda tavan yaptı kısacası. Bu yolda nefsini de büyüttü. Bireyselleşti. Kendinden başka hiçbir şeyi sevmez, beğenmez hale geldi.

Bugün insanlığa bulaşan kanser virüsü budur.

Bugün bir kavim hatta ve hatta birçok kavim, belki yüzbinlerce insan, sadece ve sadece birilerinin maddiyat hırsından dolayı sefil ve yersiz, yurtsuz halde sığınmacı…

Birileri daha fazla hep daha fazla ahlaksızlığı ile doğal kaynaklar, silah ticareti, sağlık ticareti ve benzerleri nedeniyle ülkeleri talan eder durumda. Binlerce masum, mazlum, yaşlı, genç, çocuk, erkek, kadın bu oyunun bir parçası olarak ölü bedenlerini toprak toprak sürür durumda.

Soğuktan donan yüzlerce çocuk, hastalığın pençesinde binlerce yavru ve yaşlı kendilerine insanlığın lütfettiği bu dramın tam merkezinde…

Tüm dünyanın seyirci olduğu ve fakat kimsesiz sahipsiz bu ölülerin, hastaların yakınları, kendilerine ne olduğunu anlama çabasında.

Ve bizler, dizilere, senaryolara, sinemalara alışkın bizler bütün bu olguları birer film karesi gibi sanal olarak izleyen ruhsuzlar ordusu…

Mecrasından çıktı insanlık… Cinnet halinde…

Her birimizin askıya alsak mum ışığında gölgesi yere vurmayacak kadar ruhu kalmadı.

National Geographic’te bir belgesel takılıyor gözüme…

Serengeti’den başlayan göç… Her birey kendi derdinde… Her biri bir vahşetin ortasında ama hayatta kalma mücadelesinde… Ve hiç birinin hiç birinden haberi yok…

Bütün iyi insanları tenzih ederek ve dualarımla kutsayarak…

Dünya bir Serengeti gibi olmadı mı?

Bütün dünya bir masumun duası üzerinde ayakta durur bazen…

Biz bu masumlara dokunarak dünya’nın çivisini yerinden oynatmadık mı?

Bunun bir hesabı yok mu?

Yok diyene sözüm hiç olmadı.

Var diyen gece uykusuz kalmıyor ise ona da sözüm yok…
Dr.Ömer Faruk YELTEKİN

CPA-EIA – IA

Aud.Of Azerbaijan

 

 

UZUN AYRILIK

√e uzun ayrılık yaşandı…

Sonra Yaradan, affedici olduğunu bildirdi. Ben Gafur’um, bağışlayan’ım, siz de noksanları olanları bağışlayın dedi. Ben Settar’ım, noksanları örterim, siz de noksanları olanların noksanlarını örtün, onları ifşa etmeyin dedi. Ben Rezzak’ım, sizi rızıklandırdım ve rızıklandırıyorum, siz de sizin gibi elinde imkanı olmayana pay edin buyurdu. Bizden, kendi ellerimle yarattım dediği, ve hiçbir varlığı olmazken yarattığı insan’dan sadece kendisine bahşedilen erdemleri istedi. Uyun ve beni yad edin, hatırlayın dedi.

Oysa insan unuttu…

Bütün yaratılmışlar ile birlikte bir gönül alevinde ısınmak istemedi. Yalnızlaştı. Sadece kendi ateşinde ısınmak ve kendi benliğini büyütmek istedi. Tekrar bütün insanlığa yine kötü günler geldi. Yine derin yalnızlıklar oluştu. Ve Yüce Yaradan yine elçiler gönderip, kendi yarattığına hitaplar buyurdu, muhatap olarak kabul etti. Yalnız olmadığını bildirdi.

Ve şüphesiz bu büyük elçilere uyanlar selamete erdi. Uymayanlar oldu. Ve son Peygamber’den sonra ahirete kadar yine uzun ayrılık yaşanmaya başladı. Yine insanlar yolundan döndüler ve dünya’yı yine uçsuz bucaksız yalnızlıklar, acılar, hüzünler ve çılgınlıklar bürüdü…

İnsanlık merkezini yitirmeyenler ise, nadirleşen ve bu erdemi taşıyanları artık kendi gönül sobasında bir nebze olsun ruhlarının donmaması için hüzün içinde aramaya başladılar…