MEDENİYET

Medeniyet… Medeniyet… Medeniyet…
Nedir bu yakalanması zor Medeniyet…
Medeniyet bir küçük kasabanın milyonlarca insanın yaşadığı bir şehir haline gelmesi midir?
Yoksa küçücük köylerin insanlarının medenileşmesi midir?
Evde, araçta, eşyada mıdır Medeniyet, yoksa ruhta, ahlakta, beyinde, ilimde midir?
Köyünde tarlasında traktörü ile hayvan çiğneyenin,
Şehirde lüks araçlar ile insan çiğnemesi midir?
Yoksa köyde saman hırsızlığı yapanın,
Şehirde bankaların içini boşaltması mıdır?
Köyde ırgatına kölelik düzeninde davrananın,
Şehirde patron edasıyla işçisini satın almış zihniyeti midir?
Şehirde Profesör annesini doğrayıp bir buzdolabında aylarca saklayan üniversite öğrencisinde midir?
Yoksa yirmi haneli Arvas köyünde doğup, büyüyüp, hayatını orada geçiren ama koskoca bir Divan yazan Merhum Efe’de, Şamahı’dan Baku’ye ilim ve irfan getiren Seyyid Yahya Şirvani’de midir?
Çıra ışığında ilim tahsil etmeye çalışan yirmilik bir delikanlı veya genç kızda mıdır?
Yoksa gecelerini diskolarda her gün biri ile sabahlayarak geçiren geçte midir bu Medeniyet?
Uzay çağında otomobil üretemeyen bir Ülkenin midir Medeniyet?
Yoksa bindiği milyon dolarlık aracı göze sokan ithalat rekortmeninde midir?
Bir koca kıtayı açlık, sefalet ve yokluğa terk eden zihniyetin ve o zihniyeti seyreden dünya halkın mıdır?
Yoksa aynı kaptan sokaklarda çöplere atılan yemek artıklarını bölüşmesini bilenin midir?
Vücudunu bir yıkıma siper edenin midir bu Medeniyet,
Yoksa onu bir kalkan gibi kullandığını zannedenlerin midir?
Ne menem şeydir ve nedir bu Medeniyet?
Yazsam kitaplara sığmayacak kadar çok tezatların ve kavramların iç içe bir koyun sürüsü gibi girdiği ne menem şeydir.
Biri…
Medeniyetin zirvesi biri çıksa da…
Ömrümün sonuna kadar dinlesem ve öğrensem.
Nedir bu Medeniyet…

KAST SİSTEMİ VE BUGÜNÜN ACILI TOPLUMU

Tarihin derin yapraklarında yer alır Kast sistemi öteden beri. Yaratılışa, inanca ve bütün ilahi öğretilere inat olarak. Birçok peygamberin geliş nedenlerinden birisidir aslında. Ve bir çok inancın karşısında tarihten bugüne yer alarak devam eder.

Hint kast sistemi ile büyük oranda şekil bulsa da çok daha öncesinden itibaren vardır.

Tepede hep bir soylu grubu yer alır. Onlardan sonra o soylu grubu kutsamakta mahir bir din grubu ve yine soylu grubu korumak üzere oluşturulmuş bir askeri grup ve soylu grubun büyüttüğü bir ara grup gelir. Sonra işçi – köle grubu ve en son bu bütün gruplardan dışarıda hiçbir gruba bile dahil edilmesi düşünülmeyen bir soysuz tabaka.

Bakın yeni çağın düzenine.

Çok fark görebiliyor musunuz?

Bugün III. Dünya savaşı yaşanıyor. Adı konmamış bir III. Dünya savaşı.

Soylu grubun yeni dünya düzeni hayalleri uğruna.

Bir tarafta belki bir ihtimal adını duyduğunuz, ve lakin hiçbir yerde adını, fotoğrafını dahi göremeyeceğiniz Soylu Baronlar var. Bir kısmı Silah, bir kısmı ilaç, bir kısmı finans ve bunun gibi sözde ticaret alanlarının sahipleri. Yan yana koyduğunuzda içinden çıkamayacağınız sıfırlarla dolu servet sahipleri. Ve fakat yetmeyecek derecede aklın ötesinde bir hırsın da sahipleri.

Medya’da yer alan, insanların sürekli gözlerinin önünde olan bir çok türeme sözde din adamlarının, bir çok ülkenin sözde koruyucuları olan askerlerinin de kutsal sahipleri bu soylular.

Açın bakın televizyonlarda arkada garip bir fon müziği eşliğinde size nebileri anlatırken göreceksiniz. Ama bir yandan da servet sahibi olarak göreceksiniz bu tiplerden.

Açın bakın televizyonlarınızı, Irak’ta sözde demokrasi getiren askeri üst düzey generallerin, orada terörü nasıl yıllarca beslediklerini, nasıl terörist ürettiklerini anlatmadıklarını ve lakin bu bölgede insanların cinnetle birbirlerini doğradıklarını göreceksiniz.

Ara tabaka soylu özentileri grubunu ise, sürekli deniz kenarlarında, televizyonlarda eğlencelerde, diskolarda, barlarda, alış veriş merkezlerinde, şatafatlı lokantalarda, kendi selfieleri ile topluma sağduyu mesajları, şehitlere taziye mesajları, şehit analarına dik dur mesajları yazarken, twittlerken, sosyal medyada sosyal mesajlar atarken göreceksiniz. Bu ara tabaka grubunu ise bir kısmı ile soylular türetirken, bir kısmını ise tabaka dışı olanların yücelterek bu hale getirmiş şekilde bulacaksınız.

İşçi kesimi ise, siyasal, politik, ekonomik ve bunun gibi narkozlar ile kafası karışmış birbirini doğrar vaziyette. Sözde demokrasiye inanan ve savunan insanlar, birbiri ile kanlı bıçaklı olan insanlar, cinnet geçiren insanlar, hayatını boş eğlenceleri seyrederken geçiren insanlar, gününün büyük bir bölümünü ağır işte geçirip çok az ücretle hayata tutunmaya çalışan insanlar, vatan millet sakarya sevdası ile ne için kime savaştığını bilmeden göçüp giden insanlar, şehit düşenler, ocağına ateş düşenler, hayatında hiç dik duramamış bir ara grup üyesinin dik dur mesajı çektiği şehit ana babaları, hayatında köyünden dışarı çıkmaya imkânı bulunmamış insanlar ve bunun gibi birçoğu bu işçi grubunda. Bu insanlar bırakın Soylu grubunu görmeyi, ara grup insanı ile birlikte bir teknede, bir uçakta yan yana koltukta (zira biri ekonomi- bir diğeri business) oturamaz. Bir araya gelemez. Gelirse birlikte bir cep telefonuna gülücük gönderecek zaman kısıtında bir fotoğraf çekinebilir miyiz aralığında olabilecek kadardır.

Tabaka dışı olanları ise söylemeye gerek yok sanırım. Zira işçi grubunun dahi istemediği savaş sürgünleri, toplu göçe zorlanan, çadır kentlerde, toplu yaşama kamplarında yaşama tutunmaya çalışan, kimsenin görmediği, görmek istemediği kimsesizler, açlık sınırının altında hayatı yaşamaya mahkum edilenler bu grupta. Bakınız dayak yiyen mendil satıcısı tabaka dışını, onu acımasızca döven işçi tabakasındakini, sonra o çocuğu alıp sosyal medyada tatil keyfinde gösteren ise ara tabakadakileri örnekler.

Bu işçi tabakasında ve tabakasız kesimde olan ve dünya nüfusunun çok büyük bir bölümünü oluşturan insanları III. Dünya savaşının tam da göbeğinde göreceksiniz. Hem de birbirlerini kin, nefret duyguları ile kesip doğrarken… Yahut ekran başında bir sanal film keyfinde izlerken.

Bu acı ve ağır uykudan uyanabilmek ise, Allah’ın ve onun Peygamberinin getirdiği öğretilere asıl kaynağından sımsıkı sarılmak ile olacaktır. Zira kastın anti virüsü İlahi öğretidir.

Mekke’nin müşrik soyluları Yüce Peygambere bu yüzden düşman kesilmemişler miydi?

Dr. Ömer Faruk YELTEKİN

 

 

RAMAZAN

Yine bir gün doğumu…

Yine bir gün doğumu…

Ardından bir gün doğumu ve batımı daha…

Ve sonsuzluğa uzayan ömür yolculuğu…

İşte bu hayat yolculuğunda yalnız ve hazin her bir inanan için bir vaha’dır Ramazan Ayı…

Susuz, kurak çöl ikliminde yanan dudakları, yanan yüreklerin sulanma ihtiyacı duyduğu doruk noktanın en yakın gün dönümüdür Ramazan ayı.

Kimi bahtı, gözü açık olanın dinlenme ve kendini toplama ihtiyacını giderdiği vahalardan birisidir.

Peki… Nedir “Ramazan” kelimesinin kelime anlamı?

Âlimlerin çoğunluğuna göre Ramazan, ra-ma-da kelimesinden alınmıştır. Ramad; (aşırı sıcak sebebiyle taş ve toprak için) kavrulma, yanma halidir. Güneşin şiddetli ısısından dolayı taşların son derece kızması, anlamına gelir. Bu şekilde güneşten yanmış pek kızgın yere de “ramdâ” denir. Dolayısıyla Ramazan, ramdâ’dan yanmak anlamında, ra-ma-da fiilinin mastarıdır. Yani “kızgın yerde yalın ayak yürümekle yanmak” demektir. “Ramazan” kelimesinin öncesine “Şehr” (ay) muzâf yapılarak “Şehr-i Ramazan”, bu aya özel isim yapılmıştır.

İnsan doğumundan, son nefesini verdiği ana kadar o kadar çok ve hazin bir yolculuk içindedir ki, kendisi farkında olsun yahut olmasın bu yolculuğunda inanan her bir insanın yanık kavrulan bir ruhu mevcuttur. Hayatın her bir köşesi ve her bir saniyesi insanı kendi yaratıcısından uzak tutmaya ve koparmaya o kadar çok elverişlidir ki, bu cezbe halinde insan kendisini Yaratıcısından uzaklaştıracak bu unsurlara yönelmektedir. Ve bu yöneliş sırasında ruhen farkında olarak veyahut olmayarak kendini kavuracak bir ateşe doğru yol almaktadır.

İşte Ramazan Ayı, bu yanık gönüllerin, bu yangın içinde olan Mü’minlerin kendilerine gelmesini, biraz olsun nefes almasını, bir tefekkür haline yönlenmesini ve Hakka yönelmesini sağlayan bir Mukaddes Alandır.

Aynı zamanda yine Ramazan kelimesi, Yaz sonunda yağıp yeri tozdan temizleyen yağmur anlamına gelen “ramazıy” kelimesinden de gelmektedir. Buna göre Ramazan-ı şerif, yağmurun tozları temizlediği gibi, müminlerin günahlarını ve kalplerini temizler.

Ramazan Ayı, Ramazan Bayramı ve bu kıymetli aya mahsus ibadetlerden birisi olan Fitre’de Fıtr kelimesi ile ifade bulabilmektedir.

Fıtır ise yaratılış anlamındadır. Bu hali ile Ramazan Ayı insanın yaratılışındaki temizliğe ve safiyete dönme ayıdır aslında. Yüce Allah C.C. bu ayda kullarının arınarak, yaratıldığı üzere olmasını dilemiştir.

Ramazan-ı Şerif bu ve bir çok yönden anlamıyla, aslında ruhun dinlenme alanı, inancın bir bayramı ve aslına dönme gayretinin, arınmanın merkezidir. Hiçbir zaman Allah C.C.’ün oruca ihtiyacı olmamıştır. İnsan’ın Rabbinden uzak düşmemek ve ona yakın olabilmek için Oruca ihtiyacı olmuştur.

Ebû Hüreyre’den rivâyetle Rasûlullah şöyle buyurdu: “Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan’ı ihyâ ederse, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhâri, Kitâbu Salâti’t Terâvîh, 1; Müslim, Kitâbu Salâti’l Musâfirîn, Tirmîzî, İbn Mâce, Nesâî)

Talep eden ve doğrusu ile isteyenin eğer kendisi için hayırlı ise muhakkak ki Allah C.C.’te er veya geç muradını nasip etmektedir.

Bu mübarek ayın her inanan için Allah C.C.’e uzanan yolunu aydınlatmasını diliyoruz.

Zira biz bugün her birimiz bir başka yerde de olsak,

·         Hiç kapısı çalınmayan bir kimsesiz evin misafiri olma acısından,

·         Evladı hiç dönmeyen bir ana ve babanın bir çorba ekmek iftarının acısından,

·         Yokluktan bir lokmayı on parça edip, on ayrı evladın aç kalktığı sofranın suyunun acısından,

·         Yerin binlerce metre altında ekmeğine toz katık eden çalışanın yüreğinin acısından,

·         Binlercesi bir fitne uğruna kanları iftar sofralarına akıtılan yaşlı, genç, kadın, erkek ve çocukların kanının acısından,

·         Gazze’nin dumanının acısından,

·         Musul’un yangınının acısından,

·         Bütün müminlerinin sahurlara servis ettiği gözyaşının acısından,

yanık yürek ile Ramazan-ı Şerif idrak eder olduk.

 

Dr. Ömer Faruk YELTEKİN

EKONOMİZM VE TÜKETEN İNSAN

Ekonomizm; F. Bacon’un deyişiyle “Bilimin, gerçeğin peşini bırakıp gücün peşine düştüğü sanayileşmiş kapitalist Batı Toplumlarının temel hayat felsefesidir”

Çağdaş olarak adlandırılan yüzyılda, her gün artan ve gittikçe çoğalan maddi ihtiyaçlar, tüketim alanını ve tüketim sektörünü de genişletmiştir. Böylelikle maddi çıkar sağlamak için Tüketim sektörünün başında yer alan sermayedarlar baş döndüren hızda üretimde bulundukça, insanlar da o derecede tüketime tapan yaratıklar haline getirilmiştir. Bu tüketim çılgınlığı İnsanların sırtına her gün biraz daha fazla, onları birer sara hastasına çeviren ağır “çalışma” yükü de getirmiştir.

Hatta yeni teknolojilerin ve çağdaş dünyanın, insanı maddi çalışma yükünden kurtarıp, daha fazla boş zaman sağlaması gerekirken, insanlar için tüketilmesi gerekenler listesi de o kadar büyük hızla genişletilmektedir ki, insan daha mahkûm, daha batık ve kendisine, çevresine daha yabancı hale gelmiştir.

Değişik maddi ihtiyaçların, tüketim unsurlarının üretilmesindeki hız, üretim teknolojisinin olağanüstü hızından daha hızlı hale getirilmiştir. İnsan, kana doymayan bu sermayedar grubun kendisine dayattığı bu baş döndürücü hızın ortasında daha mahkûm, daha düşüncesiz, daha hayvani bir tutum içinde yaşamaya alıştırılmıştır. Bu çılgınlık, zaman yetmezliği, tüketim hastalığı içinde günlük yaşayan insan, manevi değerlerini, ahlaki güzelliklerini geliştirmek, İlahi emirleri uygulamak ve kutsal yeteneklerini ortaya çıkartmak için fırsat bulamaz hale gelmiştir. Zira sürekli artan lüks tüketim çılgınlığının emirlerini yerine getirmek için çalışmak ve çalışmak için tüketmek, eğlenmek zorunluluğu her şeyden önemli olmuştur. Bu döngü, tarih içinde insanların dinsel ve geleneksel ahlaki değerlerini büyük bir hızla yok etmiştir.

Modern toplumların kutsallaştırdığı demokrasi, liberalizm, kapitalizm gibi unsurlar, toplumların kendilerine uygun bir ruh yapısında olmaları, yağma meydanlarının olabildiğince artması, insanın bir tüketim hastası olması, ahlaktan yoksun, kaba, çıkar peşinde toplum haline gelebilmesi için sözde özgürlük imkânları tanımışlardır. Bu yapı içerisinde toplumları borç batağı içinde sürekli tüketen, mal tüketen, insan tüketen ve sonunda hayat tüketen bir yok edici haline getirmişlerdir.

Zira türetilen Komünizm, kapitalizm ve bunun gibi “izm”lerin hepsinin aslında şekil farklılıklarına rağmen insana “Ekonomik getirisi olan hayvan” olarak baktıkları bir gerçektir. Aralarındaki şekil farkı sadece bu hayvanın ihtiyaçlarını karşılamada ve aslında bu yol ile bu “izm”leri türetenlerin ihtiyaçlarını karşılamada hangisinin daha başarılı olabileceği kavgasından başkası değildir.

Bilimleri, ilimleri, bilim adamlarını dahi şekillendirmişlerdir. Öyle ki; modern bilimlere dayandıkları iddia edilen bütün yeni ideolojiler ve ekonomik kavramlar da dahi, “insan” üstün varlık olarak kabul edilmeyip bir boş kavram olarak temel alınmıştır.

Örneğin, biyoloji insanı adeta bir hayvan ve verdiği bir numara olarak tarif etmekte, Sosyoloji insanı, sosyal çevre tarlasında yetişen bir bitki gibi görmektedir.

İşte çağdaş insanın yaşadığı bu trajedi aslında bir “insanlık trajedisi” olarak acınacak haldedir.

İnsan, Allah’ın yeryüzünde halifesi olan üstün varlıktan uzakta, bir canlı türü olarak kaybolmakta, inkâr edilmekte, bozulmakta ve bir nev’i kendi oluşturduğu yüce insan kavramı ile yunan mitolojisindeki yarı tanrı insan kavramı benzeri ile yücelttiği sermayedarların bir kobay faresi gibi hayata tutunma gayretindedir.

Ve bu kaybolan, “ekonomik hayvan” gibi görünen ve farkında olmadan belirli gruplara hizmet eden insan toplulukları kendi benliğinden, İlahi emirlerin, aslından habersiz olarak dünyanın bütün her coğrafyasında yer almaktadırlar. Dini, dili, ırkı ayrı da olsa aynı kategoridedirler.

Zira insanlık için en güçlü aşk olan Semavi Din, ilk berrak kaynağından çıkıp tarih yatağında akmaya başladığı günden sonra bozulan insanlar ile tadını, rengini ve insanlar üzerindeki etkisini kaybetmiş, çok az inanan insanın kaynağı olmuş, geri kalan insanlığın tarih içinde dizginini “izm”leri türeten gruplara vermiştir.

İslam ki, insanı yerin pis çamurundan göklerin yüceliğine, birbirine kulluktan, âlemlerin Rabbine kulluğa, dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine davet etmesine rağmen, bu davetin tarih içinden giderek kabul edeni ve o yolu kendine düstur edineni azalmış, kendi hurafeleri ile kendi kendine din icat eden cahil bir topluluk da oluşmuştur.

İşte bu topluluk içindeki insanları da, bu insanları “ekonomik hayvan” gören ekonomizm baronları, kendi oyunları ile yönlendirmekte zorlanmamış, hayvandan daha adaletsiz, acı katliamlar yapan içi boş müsveddeler olarak yine insanların üzerine kazanç uğruna, silah ticareti uğruna, enerji kaynaklarını ele geçirme uğruna salmıştır.

Oysa ne trajik bir haldedir YENİ MUHTEŞEM ÇAĞDAŞ dünyanın çoğunlukta olan ama bir kuruş dahi etmeyen insanları…

Bu çılgınlık ancak insanların sara nöbetinde koşturmalarını ilahi bir Sur sesi gibi bir ses ile bırakıp, soluklanıp, ne olduğu hususunda tefekkür etmeleri, YARADAN’ı hatırlamaları, DÜNYA denilen bu yalanı bir an gözden geçirmeleri ve İLAHİ EMİRLER’e bilerek, uygulayarak sarılmaları ile ancak sönebilecektir.

Zira topluluk içinde, topluluğun çılgınlığı ile aynı yöne koşturanlar büyük ihtimalle ÇIKIŞ’ı bulacaklardır. Ama bu çıkış trajik olarak bir hiç olarak ruhun bedenden çıkışı olacaktır.

Asıl trajedi ise, o büyük çıkıştan sonrasında geri dönülemez feryad ve figandan başkası değildir.

Dr. Ömer Faruk YELTEKİN

 

 

 

MASUMİYET

Alan masum değil, satan masum değil…

Çalışan masum değil, çalıştıran masum değil…

Konuşan masum değil, konuşturan masum değil…

Yöneten masum değil, yönetilen masum değil…

Ölen, öldüren, ölüye ağlayan, ölene ağlayana karşı olan…

Sızlanan, sızlatan…

Şikayet eden, şikayetçi olunan…

Alkışlanan, alkışlayan, alkışlamaya çanak tutan…

Yuhlanan, yuhlayan, yuhlamalara çanak tutan…

Hiçbirimiz masum değiliz.

Biz hiçbir zaman masum olmadık.

Mazlum olduk, ama gücümüz yetmediği için mazlum olduk… Masum olamadık.

Zalim olduk, gücümüzü hissetirdiğimiz kesime zalim olduk… Masum olamadık.

Yönetici olduk, İdareci olduk, Hoca olduk, İlim Adamı olduk, Meslek Sahibi olduk, Sanatçı olduk, Zanaatkar olduk, Tüccar olduk, İşadamı olduk, Sanayici olduk, Yönetilen olduk, Vatandaş olduk, Toplum olduk…. Her bir şey olduk biz… Ama masum olmadık.

Dışımız tertemiz herbirimizin. Ama dışımızda ne arıyorlar. İçimiz kirli…

Sadece bir saat bir inzivaya çekilelim her birimiz. Ne istiyoruz dünyadan, toplumlardan, insanlıktan tek tek yazalım.

Sonra oturup karşısına biz ne yaptık onları tek tek işaretleyelim.

Allah aşkına, biraz kimseye olmadıysak ta kendimize dürüst olalım.

Zira kendisine dürüst olmayan insan, topluma dürüst olur mu Allah aşkına.

Kaç seçeneği olumlu işaretledik bir bakalım. Kaçının karşısı boş ona da bir bakalım.

Ve ardından yitip gitmedi ise yüreklerimizde vicdan kavramı… Oturup o tabloyu biraz okuyalım.

Biz mi masumuz?

İsminin baş harfi A’dan Z’ye kadar kim var ise, çıkartın yaşı yetmemiş sübyanları bir kenara ve bakalım bu kadar milyonlar içinden kaç masum çıkar bizden.

Veyahut kaç hesap kitap ve menfaatperest, kendi çıkarları doğrultusunda hayaller içinde ömrünü insan harcamakla geçiren insan müsveddesi…

Masum değiliz biz.

Hiçbirimiz masum değiliz, olmadık ve belki de hiç olmayacağız da.

Zira Yazan masum değil, okuyan masum değil…

Dr. Ömer Faruk YELTEKİN

MEDENİYET VE MEDENİ TOPLUM NEDİR?

Medeniyet nedir?

Medeniyet; bir ülke veya toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamıdır. Barbarlık durumundan çıkıp her varlığa saygı ve sevgi ile bağlı olarak, birlikte yaşamadır Medeniyet. Bilim ve tekniğin ilerlemesi ile oluşturulan yaşama koşulları ve bunun sonucu ortaya çıkan yaşamada kolaylık sağlama, akıllanma ve yetkinleşme, yaşama biçimlerinin daha bir nezaketlendirilmesi durumu, geniş bir toplumun bütün bölümlerinde ortak olan dinsel, ahlaksal, estetik, teknik ve bilimsel nitelikteki toplumsal olayların bir bütünüdür.

Arapça Medine kelimesinde türemiştir Medeniyet. Medine şehir demektir ve medenileşme ise şehirlileşmeyi ifade eder aslında. Ama bu şehirlileşme şehre göç etmek ile de oluşmamaktadır. Aslen, bir bireyin bir insanın toplum içerisinde yaşama özelliğini kazanması ile oluşur. Bir bireyin bütün toplumsal öğeleri kendi içine sindirebilmesi, kendini toplumun hizmetine sunabilmesi ve toplumu kendi üzerinde tutabilmesi ile kazanılır. Bu insanın ve insanlığın medenileşmesidir aslında. Toplum ise çekirdek aileden tüm dünya toplumuna uzanan bir bütündür. Medenileşme sürecinde yer alan insan sadece aile ve çevresine değil, tüm dünya topluluğuna hasredilmiş hayatlar ile oluşur. İlim, teknik, oluşturulan yaşama koşulu, dinsel, ahlaksal erdemler bütününün geliştirilmesi ile doğar ve büyür. Bütün insanoğlunun öncelikli zorunluluğudur medeniyet ve zorunluluğu olmalıdır da. Zira insan ancak öylece Adem sıfatına kavuşur. İbn-i Sina bir kişilik olarak ilmi, ahlakı, dini değerleri ile kendi döneminden yaktığı bir çıra ile kendisinden sonraki nesillere medeniyet nedir öğretme ışığını tutmuştur aslında.

Diğer yandan sadece insan için değil insanların ilimleri, kişilikleri, ahlakı ve dinsel olayları da medeniyet kavramı ile ölçülmelidir. Zira bu unsurların tamamı da medenileşmek zorunluluğu içerisindedir. İlmin medenisi olduğu kadar medeni olmayanı da mevcuttur. Atom parçalamayı insanlık yararına kullanan bir ilim ile Hiroshima katliamı için oluşturulan ilmin bir arada tutulması mümkün değildir.

Hem insani, hem de ilmi, ahlaki, dini bir medeniyet sağlanmadığı müddetçe insanların yok oluşu bir o kadar hızlı olacaktır. İnsanların teknolojik, ilmi olarak gelişiminin yükseldiği andan itibaren daha fazlasıyla zorunludur medeniyet. Zira dünyanın gelir dağılımında adaletsizliğin mikrobudur Medeniyetsizlik. Ve kanayan yaradır. Bütün dünya ülkelerinde bankaları ve devleti soyanlar dağ başında koyun güden çobanlardan oluşmamıştır. En üst düzey üniversiteleri bitirmiş, doktoralar gerçekleştirmiş kişilerden oluşmuştur. Güç, saltanat için milyonları katledenler bir fabrika işçisinden oluşmamıştır. Yüce Yaradan’ın bütün yaratılmışlara hasrettiği ve lütfettiği doğal kaynakları, bir set oluşturmak suretiyle % 99’u benim mantığı ile gayret gösterenler, büyük kentlerde yaşayan ve ilmen kendini donatan insanlardan oluşmuştur. Zira birey ilmini, irfanla birleştirmediği ve dini, ahlaki değerler ile desteklemediği müddetçe sadece Afrika savanlarında birkaç amacı olan hayvandan daha aşağılık hale gelmektedir. Yüreği sadece birkaç kötü emel ve amaç için çalışmaya başlamaktadır ve ıssızlaşmaktadır. Uçsuz bucaksız çöllerin oluşturduğu bir sahra gibi ıssızlaşmaktadır. Dünyanın virüsü ise şüphesiz bu ıssız gönüllerdir. Bu virüs ile mücadele edilmedikçe, bu ıssız gönüllerin dünya üzerindeki hâkimiyeti güçlendikçe, sadece insanoğlunun değil bütün mahlûkatın çaresizliği ve yokluğu da hızla artacaktır. Zira hakların gaspı sadece bugünün dünyasının bir sorunu da olmayacaktır. Bugün bir karıncanın hakkının gaspına ses çıkarmayan her birey yarın bunun hesabı ile de yüzleşecektir. Rahmetli Mehmet Akif Ersoy’un dizelerinde oluşturduğu hak anlayışı, ıssızlaşmayan her gönlün öncelikli hedefi olmalıdır.

 

ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

 

Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım!…

-Boğamazsın ki!

-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.

 

Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

 

Doğduğumdan beridir aşkım istiklale,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!

 

Yumuşak başlı isem, kim dedi koyunum?

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

 

Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

 

Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

 

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…

İrticanın şu sizin lehçede ma’nası bu mu?

 

Mehmet Akif Ersoy(1873 – 1936 )

 

Ve gün herkesin, dini, dili, ırkı, mezhebi ne olursa olsun herkesin safını belirleme günüdür, hangi gönlün sahibiyim safını belirleme günü.

 

Bugün, alnının teri soğumadan bedelini alması gerekene bu bedeli var olduğu halde ödemeyen tekrar düşünmelidir… Ben Adil ve Emin miyim?

 

Bugün, Mortgage dolandırıcılığını yasalaştıran, bir yandan banka ve bir yandan gayrimenkul yatırım ortağı olan, bir cebinden aldığını diğer cebine koymak suretiyle bir ev sahibi olabilme ümidi peşinde milyonların çaresizliğini keyifle izleyen binler tekrar düşünmelidir… Ben Doğru ve Erdemli miyim?

 

Bugün, baba parası ile bindiği otomobili hız aracına çeviren, insanların hayatını hiçe sayan onsekizlik genç tekrar düşünmelidir… Ben Hak Sahibi ve Aklı Selim miyim?

 

Bugün bulunduğu makamları kullananlar düşünmelidir. Ben Eşitlikçi, Vasıflı, Dürüst ve Merhametli miyim?

 

Bugün ben, sen, o, kim ki biraz yüreğinin ince teli sızlayan biri mevcut, gece uykuların da rahatsız olan biri mevcut, kalp gözü açılmaya uygun, çölleşmemiş ve ıssızlaşmayan gönül sahibi biri mevcut ise her biri tekrar tekrar düşünmeli, düşünmeyeni bilmeli, bulmalı ve bu düşünceleri her bir gönle taşıma azmiyle yaşayabilmelidir.

 

Gün bütün yaratılanı din, dil, ırk gibi unsurlar ile ayırma günü değil, gün yüreği ıssızlaşmamış gönüllerin birbirleri ile arasında köprülerin kurulma günüdür. Gün bütün toprakların sınırlarının kaldırılma günüdür. Gün tüm yaratılanı, yaratılış gayesine uygun hale getirebilmenin mücadele günüdür. Ve mücadele her bir gönlün bir toprak kadar mütevazı, bir ilim adamı kadar ilimli, bir ahlâk zirvesi kadar erdemli, bir hak yoldaşı kadar irfanlı olma suretiyle şekillenmelidir.

 

Dr. Ömer Faruk YELTEKİN

İSLAM AHLAKI VE TERÖR

Yüce Allah kâinatı yaratmadan önce “Hakikat-ı Muhammediye”yi bir nur olarak yarattı. Sonra ona nübüvvetini bildirip Risalet’le müjdeledi. Kâinatı o nurdan halk etti. Peygamberimiz (sav) bu yüce hakikati şöyle ifade etmektedir: “Allah ilk olarak benim nurumu yarattı. Ben Allah katında Hatemü’l- Enbiya iken henüz daha Âdem’in çamuru yeryüzünde bırakılmış yatıyordu. Cismine ruh üflenmemişti.”  Yine buyurdular: “Âdem ruh ve ceset arasında iken ben “Nebi” idim.

Cabir bin Abdillah el-Ensari (R.A.) peygamberimize (sav) sordu: “Yüce Allah önce neyi yarattı?” Peygamberimiz (sav) cevap verdi: “Allah-u Teâla önce benim nurumu kendi nurundan yarattı. Mahlûkatı yaratmak dilediği zaman o nuru önce dört kısma ayırdı. Birinci kısmından kalemi, ikincisinden Levh’i, üçüncüsünden Arş’ı yarattı. Dördüncüsünü de dört kısma ayırdı. Birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı. Dördüncüsünü yine dörde ayırdı. Birincisinden müminlerin gözlerinin nurunu, (Namaz’ı) ikincisinden kalplerin nurunu, (Marifetullah’ı) üçüncüsünden dillerin nurunu yarattı ki o nur, “Lâ İlâhe İllallah Muhammed Rasulüllah” demektir.”

Yine Âdem (as) dünyaya gönderilince Allah’ın kendisini affetmesi için 40 yıl ağladı. Sonunda “İlâhî! Beni Muhammed (sav) aşkına, hakkına ve hürmetine affet!” diye dua edince yüce Allah: “İşte şimdi sen affıma mahzar oldun. Seni onun hürmetine affediyorum” buyurdular.

Muhakkak ki yeryüzünde Allah’ın dini ve yolu Hz. Muhammed S.A.V. ile en güzel temsili buldu ve onunla Peygamberlik tamamlandı.

Fıtrat, saf, berrak, katıksız ve gerçek yaratılışın adıdır. İnsanoğlunda Rabbini aramaya yönelten saf bir arzu ve iştiyak meydana getirir. İnsan fıtratı, giyinme, yeme, evlenme ihtiyaçlarını hissettiği gibi, rabbini bulma ihtiyacını da hisseder.

Kutsi bir hadiste de şöyle buyrulmuştur: “Muhakkak ki ben kullarımı Hanifler olarak yarattım. Sonra şeytanlar onlara musallat oldu ve kendilerini (fıtrattan) çevirdi. Şeytanlar benim helal kıldığımı haram kıldılar.”

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, dinin iki kaynağı vardır: Biri fıtrat (yaratılış) biri de kesb (sonradan kazanılan) demek suretiyle fıtratın önemine dikkat çekmiştir.

“Her doğan çocuk muhakkak İslam fıtratı üzerine doğar. Anasıyla babası onu Yahudi veya Hıristiyan veya Mecusi yaparlar. İnsan yaratılışı itibariyle Allah’ı tanımak için mükemmel bir yapıya sahiptir. Mıknatısta demiri çekme özelliği bulunduğu gibi, insanda da Allah’ı bulma, tanıma ve İslam’ı kabul etme özelliği bulunmaktadır. İnsanın kendisini tanıması nasıl bir realite ise, Allah’ı bilmesi de bir realitedir. İnsan doğarken akıl ve basirete ve din duygusuna malik olarak doğar. İradesi bütün mevcudat üzerine hâkim ezeli bir kuvvetin varlığını hisseder. “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şahit olduk, dediler.”

Allah katında din, Yüce Allah’ın emrettiği üzere olmaktır. Onun yolunda ve onun yarattığı temiz fıtrat üzerine kalabilmektir. Ve din ilk yaratılıştan itibaren insanın doğduğu andan itibaren akıl sahibi oluncaya ve baliğ oluncaya kadar yaratılan kulda mevcuttur.

Ne zaman ki, insan akil ve baliğ olduktan sonra nefsi devreye girmektedir, işte o zaman bozulma başlamaktadır ve insan o andan itibaren üzerine o dönemde hakiki tebliğ ile o dönemi aydınlatan din ile kendini korumak ve Hak dinin kendisine emir olunan gereklerini yerine getirmek zorunluluğundadır.

Peki, insanoğlu dinin kendisine emirlerini ve gereklerini nasıl bilerek kendisini yaratılışındaki temiz ahlak üzerine ve Yüce Allah’ın yolu üzerine tutabilecektir?

Kim Fizik dersinden kitabı açmadan geçmiştir? Kim Fizik dersinden Fizik öğretmeninin anlatımlarını dinlemeden, onun uygulamalarını idrak etmeden, gözlemlemeden geçmiştir? Yahut Fizik Profesörü olabilmiştir.

İşte Yüce Allah Zülcelal’in ahirete kadar Hak din olarak kalacak bu dinine bağlıyım diyen bugünün Müslümanlarında arıza burada başlamaktadır.

Allah’ın hak dini İslam’ı tanımak, Allah’ın Kitabı Kuran-ı Kerim’i okumadan, o kitabın en mükemmel uygulayıcısı olan Peygamber Hz. Muhammed’i tanımadan mümkün değildir.

Asıl kaynaktan uzak ve bilgisiz olan bir insanın, ulaşmaya çalıştığı yolda öğrendikleri, dışarıdan duydukları ve gördükleri ile hareketi ile mümkündür. Ve bu tür öğrenme birçok yanlışı doğru olarak bilen insan grubunu meydana getirir.

Bu yüzden Müslümanların arasına dışarıdan birçok fitne sokulmuştur. Bu yüzden eğitilmiş birçok misyoner, cahil kalan kesimlere önderlik yapabilecek konuma gelmiş ve İslam coğrafyasını kana bular hale gelmiştir.

Bugün son model cep telefonunda İslami duvar kâğıtları (wallpaper) kullanmak bir erdem, yalan söylemek ise tövbe ettiğinde kurtulabilecek bir ufak hata gibi kabul edilir hale gelmiştir.

Bugün son model cep telefonunda Ezan sesi kullanmak çok büyük bir erdem, fakat Suriye’den zorla göçmen konumuna düşmüş, her bir Müslüman için bir kardeş, bacı olarak kabul edilmesi gereken bir kadın bir İslam Coğrafyasında hayat kadını olarak kullanılırken, geçici ve tövbe ile kurtulabilecek bir hata kabul edilir mantık türemiştir.

Silahsız, savaş halinde olmayan insanların boğazını kesenleri, silahla tarayıp geçenleri Müslüman Önderler ve Mücahitler olarak internetlere yükleyen gruplar türemiştir.

Bakınız Yüce Allah En’am Suresinde ne buyuruyor;

“6:151 – De ki: Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkını biz veriyoruz. Kötülüklerin açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah’ın haram kıldığı cana kıymayın. Düşünesiniz diye Allah size bunları emretti.”

Gözünü kırpmadan, teslim olan bir cana kıymak… İslam’a, insanlığa suçu ölüm olabilecek kadar kastettiğini belgelemeden bir canı ortadan kaldırmak, hele bunu bir İslam Coğrafyasında yapmak, yüzbinleri açlık, sefalet, terk edilmişlik ve birçok pisliğe itmek, İslamiyet’in, Merhamet Peygamberinin ve Bilhassa Yüce Allah’ın yolu değil, kabul edebileceği bir şey hiç değildir.

Birileri, Müslüman halkın bulunduğu yerlerde terör estirecek, (ki terör ile İslam bir arada bulunamayacak kadar zıttır), birileri yaşlı, çocuk, kadın demeden yüzbinleri yerlerinden, yurtlarından edecek, birileri bu durumdan istifade ederek çocukları kaçıracak organ mafyalığı yapacak, birileri bu acziyet içindeki kadınları fuhuşta kullanacak, sonunda bunlar cennete gidecek???

Bu yaşananların ana merkezinde olanlar cahil kalan ve kendi dinini öğrenmek için en küçük çaba göstermeyenlere önderlik edebilecek derecede eğitilmiş içinde insanlığın zerresi bulunmayan soysuz misyonerlerdir. Onların peşine takılanların içinde ise, ben inanıyorum diyorsa da Kitap’tan, kendi dininden, kendi Resul’ünden haberi olmayanlar mevcuttur.

Müslümanları bu durumda tüm dünyaya gösterip gerçek İslam bu diyen ve bununla keyif çatan insanlara da birkaç söz söylemek gerekir.

Biliniz ki, gerçek Müslüman ve Mü’min, nüfus cüzdanında Dini İslam yazanlardan değil, Adı İslami olanlardan değil, Cep Telefonuna İslami Resim ve Müzik yükleyenlerden değil, olan biten bunca vahşeti gülüp geçerek akşam yarışma programları, müzik eğlence programları izleyenlerden değil, şan şöhret adına dini vecibeleri insanların gözlerine sokanlardan değil, Müslüman’ım diyerek Allah’ın her bir sevabından kaçınıp, haramına koşturanlardan değil…

Gerçek Müslüman ve Mü’min, Yüce Allah’ı, O’nun Kitabını, O’nun Peygamberini, O’nun emirlerini bilme ve öğrenme çabasına meftun, O’nun İlahi emirlerini ve Peygamberinin uygulamalarını bilerek hayatına nakşetme yolcusu, O’nun yarattıklarına hayır ve hasenat ile faydalı olma sevdalısı, yüreğinde her bir zerreye kadar Merhamet ile yoğrulu ve son nefesinde Kelime-i Tevhid ile hayatını tamamlayabilenlerdir.

Gerçek Müslüman ve Mü’min, her bir zerresi Allah C.C.’ün nuru ile nurlanmış olanlardan’dır. Zira Hz. Muhammed S.A.V.’in de buyurduğu üzere, Allah C.C. onun duyan kulağı, gören göze, tutan eli, yürüyen ayağıdır.

Ebu Hureyre (R.A.) Allah’ın Resulünden şunları nakleder: “Yüce Allah’ım bana buyurdu ki: ‘Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse bana karşı savaş açmıştır. Kulum bana ancak emrettiğim ve farz kıldığım ibadetle yaklaşır. Ve devamlı nafile ibadetlerle bana yakın düşer. Öyle ki ben de onu sevmeye başlarım. Onu sevince de duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. (Yani görmesi, işitmesi, tutması ve yürümesinde hep benimledir, benim rızamı düşünür.) Benden bir şey isterse elbette ki veririm. Bana sığınırsa onu korurum…” (Buhârî)

Açın bakın ekranlarınızdan, bu katliamları türetenleri, bu katliamları uygulayanları seyredenleri, bu katliamları meşru görenleri…

O nuru yakalar iseniz, biriniz bana da göstersin…

 

Dr. Ömer Faruk YELTEKİN

JELATİNLİ DOĞRULUK

Doğruluk…

Dürüstlük…

Bütün kâinatta aradığımız… İpte, yolda, taşta dahi olmasını arzuladığımız doğruluk.

Hayvan’da gördüğümüzde yücelttiğimiz ve ondan dahi beklediğimiz dürüstlük.

Bir kahve dibeğinin içine koyup, her bir darbe ile ezdiğimiz, sonrasında menfaatimiz ile karıştırıp, bütün cihana bütün insanlığa içirmeye çalıştığımız doğruluk ve dürüstlük.

Zira kendimiz dışında herkesten beklediğimiz ve lakin bulmamaktan şikâyetçi olduğumuz bu doğruluk ve dürüstlük; içinde bizim menfaatimizi de bulundurmadığı müddetçe de doğru değil.

Kâinat için ve bilgeler için az denilecek ve fakat kendimce çok saydığım ömrümün birçok saniyesini, belki dolu belki boş, birçok ülke, birçok şehir ve birçok diyarda harcadım. Bugün daha fazlası ile görüyorum ki, bütün insanlığın aç olduğu haslet, doğruluk ve dürüstlük. Zira hırsız da dürüst birine ihtiyaç duyuyor.

Nedir bu doğruluk erdemi, nedir bu dürüstlük? Nasıl yitirdi bu insanlık bunları ve nerede kaybetti? Kaç asır geçti üzerinden?

Banka’da sıra beklerken, bir telefon sesi işitiyorum. Müziği, Peygamber S.A.V.’in Medine’ye hicretinde Medine Halkı tarafından kendisine söylenilen “Tala’al Bedrü”…. Telefonu cevaplıyor sahibi. Alacaklı biri telefonda yalvarıyor. Telefon sahibi paranın olmadığından bahsediyor ve kapatıyor telefonu. Sonra bankada yer alan gişe görevlisine dönüp, banka hesabındaki parayı Amerikan Dolarına çevirmesini söylüyor. Ve Dolar yükselişte iken ödeme yaparsam zararım olur, bu davranışım ödemeyi ertelediğim kişinin de iyiliğine diye konuşmasını sonlandırıyor. Çok normal bir durum bu. Zira biz iyiliği menfaatimiz jelatinine sarıp servis etmeyi öğrendik. Ve doğruluk, dürüstlüğü etiket olarak kullanarak.

 

Büyük bir servet sahibi yaşı 64 olan işadamı ile iş gereği görüşüyoruz. Mülteci konumunda olan ve henüz daha reşit hale gelmemiş bir Suriyeli genç kızla evliliğini anlatıyor. Yokluk içinde olan tüm aileyi koruma altına aldığından bahsediyor. Biraz aşkla harmanlıyor. Ve bu 17 yaşındaki genç kıza merhamet duygusu ile aşkı buluşturuyor. Çok normal bir durum bu. Zira biz merhameti, sevgiyi, aşkı da menfaatimiz jelatinine sarıp servis etmeyi öğrendik. Ve doğruluk, dürüstlüğü etiket olarak kullanarak.

 

Maden çöküyor. Göçük altında hayatını kaybedenler oluyor. Hayatını kaybedenlere verdiği krediyi istemeyeceğini ilan ediyor Banka. Aynı bankanın kredisi nedeniyle intihar edenler mevcut. Banka mazlumluğu menfaat jelatinine sarıp servis ediyor. Doğruluk ve dürüstlük etiketiyle…

 

Zenginin köpeği vefat ediyor. Birçok insan başsağlığına gidiyor. Üzüntülerini, gece uykuyu yitirmelerini anlatıyor. Bir insan sokakta donup ölüyor giden yok. İnsanlar başsağlığına gittiği zengine üzüntüyü menfaat jelatinine sarıp servis ediyor. Doğruluk ve dürüstlük etiketiyle.

 

Saymakla bitmez, kütüphaneler almaz bizim doğruluğumuzu, dürüstlüğümüzü ve Kainatın yaratılışından bugüne Yaradan’ın bizden beklediği Âdem olma erdemlerimizi…

Her birinin jelatinini de biz biliriz… Etiketlerini de…

Bu yüzden insanlık travma içinde…. Kurtuluşun reçetesi ise İlahi… Ve lakin pek bu reçeteyi kullanma hevesinde olan İnsan görünümlü de kalmadı gibi… Muhakkak ki bir yerlerde bu erdemleri ve Âdem olmayı yaşayanlar var ve lakin azınlıkta sanırım.

Ama bu insanlık biraz olsun Hakkın kendisine bahşettiği aklı kullanabilir ise bilmelidir ki, kendisinin her anında da kendisine çevresindeki insanlar, jelatiniyle, etiketiyle sözde erdemler sunmaktadır.

Bugün anlamasa dahi biliyorum ki, en zor zamanında bunu anlayacaktır.

Dr. Ömer Faruk YELTEKİN

İNSAN VE ÇEKİCİLİK- İTİCİLİK

Kainatta yaratılmış olan bütün her şey zıddı ile kaimdir. Her ne yaratılmış ise muhakkak ki zıddı da yaratılmıştır. Gece-Gündüz, İyi-Kötü, Güzel-Çirkin, Temiz-Kirli ve benzerleri bu zıt yaratılanlara birer örnektir.

Diğer yandan, çekim ve itim kanunu bütün varlık dünyasına hakim olan genel bir kural ve aynı zıt yaratılmışlara bir başka örnektir. Bugünün biliminin de üzerinde yapmış olduğu çalışmalar ile kanıtlamış olduğu bu kuralın dışında kalabilen tek bir zerre dahi kainatta mevcut değildir. En küçük atom parçacıklarından, en hacimli cisimlere kadar bütün varlıklar kainatta birbirlerini çekmekte, çekime uğramakta veyahut itmektedirler.

Kainatın bir intizam içerisinde bütün unsurlarına sirayet eden çekim ve itim kanununun insanoğlunda ki yansıması da hiç şüphesiz aynıdır. Arkadaşlık, dostluk ve düşmanlık gibi hususların önemli bir kısmı, insanoğlundaki çekme ve itme gücünün birer tezahürüdür aslında. Ve insanların birbirleri üzerine farkında olarak veyahut olmayarak uyguladıkları çekim ve itimler de benzerlik, aynılık veya farklılık ve zıtlık gibi temeller üzerine kuruludur. Bu nedenledir ki çekicilik ve iticiliğin ana nedenini benzerlik veya zıtlıkta aramak gerekir. Bugün felsefenin pek meşhur kanunlarından biri olarak bilinir bu: “Benzerlik, birlikteliğin nedenidir, benzer şeyler yekdiğerini çekerler.”

Birbirlerini hayatının hiçbir anında görmemiş iki yabancı insanın karşılaştıklarında bir diğerine karşı oluşan sevgisine neden olan aslında aralarında ki benzerliktir. Kısacası birbirine yabancı iki insan arasında oluşan sıcak duygu, sevgi ve dostluk hissi, aralarındaki benzerliklerin sonucudur. Yahut tam tersi iki yabancı insanın karşılaştıklarında birbirlerine karşı itici gelmelerinin nedeni birbirlerine olan benzerliklerinin bulunmamasıdır.

Bir hakikat gereğin olarak insanoğlu çekicilik ve iticilik hassasına sahip olarak yaratılmıştır. Böylece kendisine faydalı olabilecek şeylere ilgi duyup, zararlı olabilecek şeylerden de sakınabilmektedir. Ne fayda, ne zarar veren, yani nötr olan şeylere karşıysa o da nötr ve ilgisizdir.

İnsanlar çekicilik ve iticilik konusunda birbirlerinden farklıdırlar, bu konuda insanları çeşitli sınıflara ayırmak mümkündür.

1- NÖTR İNSANLAR

Bazı insanlar nötrdürler; ne sevenleri vardır, ne de düşmanları, ne sevgi ve ilgi uyandırırlar, ne de düşmanlık ve nefret. Hayatın içinde hiçbir unsura dokunmadan geçip giderler.

Bu tür insanlar, etkilemedikleri gibi etkilenmezler de ve belli bir tepkileri -olumlu veya olumsuz anlamda yoktur. Ne iyilik edebilir, ne de kötülükte bulunabilirler. Hayatlarını sadece doğal ihtiyaçları gidermek suretiyle yaşar ve öyle bitirirler. Ne dostları vardır, ne düşmanları. Ne muhalefet eder, ne de taraf tutar. Genelde içi boş bir ağaç gibidirler. Bu tür insanlardan hayatın içinde bir fayda beklemek sadece hayalcilikten ötesidir.

 

2- ÇEKİCİ İNSANLAR

Kimileri de çekiciliğe sahip, ama iticilikten yoksun insanlardır. Herkesle samimi, herkesle dosttur. Her sınıftan insanla, her düşünceden insanla çabuk kaynaşır. Herkese kendisini sevdirir, herkes onu dost görür ve kimse reddetmez. Öldüğü zaman da ardından gözyaşı döktürür ve mesela müslümansa cenazesine epey katılanı olur; budist ise pek sevilip sayıldığından cesedi saygıyla yakılır.

Ancak bu tür insanlar iyi ahlaklılık ve günümüzün deyimiyle sosyalliğin gereğinin herkesçe sevilmek olduğunu düşünürler.

Ancak her insana kendini sevdirme çabası, bu tür insanlarda, iyi-kötü, doğru-yanlış her insan türünün sevgisini kazanabilmek her biriyle aynı yapıda olma, aynı yolda olma gereği doğurur. Oysa bu ilkeleri, doğruları, gayeleri olan ve sadece kendi menfaatini düşünmeyen bir insan için mümkün değildir.

Bu tür insanlar da her kesime iyi görünmek ve çekicilik, bir kaç şeyden kaynaklanabilir. Ya bu tür insanlar riyakardırlar, yahut ilkesizdirler silik bir karaktere sahiptirler veyahut menfaatperesttirler.

Zira belirli inanç, ilke ve hedefleri olan insanlar, bu unsurlarda dürüsttürler. Açık sözlü ve nettirler. Bütün insanlar aynı inanç, ilke ve fikirlere sahip olmadıkları için de her bir insanın inancı, fikri ve ilkelerine uyum göstermezler. Zira insanlar arasında iyi insan, kötü insan, dürüst insan, fitne insan, adil insan, zalim insanlar bulunmaktadır ve her dönem de bulunacaklardır. Bu nedenle her insanla aynı doğrultuda olmak ve her insanın çekimine maruz kalır vaziyette yaşamak mümkün değildir. Belli amaç ve prensipleri olan birinin bütün bu tiplerin beğenisini kazanabilmesi elbette ki mümkün değildir, nihayet onun prensip ve gayelerinin bir yerde birilerinin çıkarlarına ters düşmesi muhakkaktır. Bu durumda onun herkesçe sevilmesini imkansız kılacaktır.

Salt sevgi ve çekicilik hiçbir zaman yeterli değildir. İnsanın inanç ve prensipleri de olmalıdır. Mahatma Gandhi’nin de “Budur Benim Dinim” adlı kitabında belirttiği gibi, sevgi hakikatle birlikte olmalıdır, hakikatle birlikte olmak demekse prensipli olmak demektir ki, ister istemez düşman kazandırır insana. Çünkü bir nevi iticiliktir prensipli olmak; kimilerini uzaklaştırır, kimilerinin de mücadele etmesine neden olur.

Kaldı ki sevginin de daha makul ve mantıklı olanı, belli bir kişi veya bireyin değil, bütün insanlık aleminin hayrına olan şeyi yapmaktır. Bu açıdan bakıldığında ise bir grup veya bireye yapılan iyiliğin insanlık camiası için pekala zararlı ve kötü bir sonuç doğurması da mümkündür!

Tarih boyunca bir çok yenilikçi, içinde bulundukları toplumlara yenilikler getirdiklerinde bu yenilikler iyi de olsa, bu yolda bir çok sıkıntı ve dertler ile karşılaşmışlardır. Hatta bu iyiliklerin karşılığında insanların bazen bir bölümü müteşekkir olmak yerine kendilerine karşı düşmanlıkta bulunmuşlardır.

3- İTİCİ İNSANLAR

Bir kısım insanlar da vardır ki hiç bir cazibe ve çekicilikleri yoktur, sadece iticilikleri vardır. Düşman kazanırlar ama dost edinemezler. İnsanları kırmasını bilir, ama kazanmasını beceremezler. Bu insanların, kendilerine bahşedilen insani hassaları noksandır. Zira insani özellikler gereğince, az da olsa bir insanı seven, iyi olarak tanıyan birilerinin olması gerekir. Bir toplumun tamamamı tarafından itici bulunmak kötülüklerin merkezinde olan bir yapının sahibi olmak demektir aslında. Bir toplumda çok az da olsa iyi insanlar veyahut kötü insanlar daima vardır. Ve doğal olarak en azından iyi insanın iyi insanı, kötü insanın da kötü insanı cezbetmesi mümkündür. Bu nedenle herkesi kendisine düşman eden biri, bizzat hatalı veya kötü demektir. Çünkü yapısında az da olsa birtakım iyi yönler bulunan birinin hiç dostu ve seveni olmaması mümkün değildir. Bu tür insanlarda olumlu boyut hiç olmadığındandır ki hiç kimse onları sevmez. Böylelerinin varlığı baştan sona tatsız olduğu için başkalarına da elbette ki tat veremez, herkese tatsız gelirler. Birine veya birilerine hoş ve tatlı gelebilecek hiçbir olumlu boyut yoktur böylelerinin yapısında.

Hz. Ali (R.A.) şöyle der:

“İnsanların en güçsüzü dost bulmada güçlük çekendir, ondan daha güçsüzü ise, dostlarını yitirip yapayalnız kalandır.”

4- ÇEKİCİ VE İTİCİ İNSANLAR

Bazı insanlarsa hem çekicidirler, hem iticidirler. Bu tür insanlar belli bir fikir ve inanca sahiptirler, belli prensipleri vardır, inançları doğrultusunda çalışırlar, kimi insanların ilgisini kazanır, gönüllere taht kurarlar; kimi insanlarınsa tepkisini çeker, onları uzaklaştırırlar kendilerinden. Böyle insanların hem dostları, hem düşmanları vardır. Hem taraftarları, hem muhalifleri vardır.

Ancak, bu tür insanlar da aynı değildirler. Kiminde çekicilik ve iticilik eşit ölçülerde vardır, kiminde zayıftır, kiminde biri diğerinden az veya çoktur. Şahsiyet ve kişiliği güçlü insanlar, hem cazibesi, hem iticiliği güçlü olan insanlardır. Hatta güçlülüğün de ölçüleri vardır; bazen o kadar güçlü bir kişilik vardır ki, sevenleri onun için canlarını feda eder, uğrunda ölmek için can atarlar; düşmanları da aynı ölçüde serttirler, onları ortadan kaldırabilmek için canlarından geçmeyi kolaylıkla göze alırlar. Bu, bazen öylesine güçlüdür ki öldükten sonra bile cazibe ve iticilikleri insanları etkilemeye devam eder, asırlar boyu geniş bir yelpazede süregiden bir etkinlik sergiler.

Aynı zamanda bu tür insanların hangi tür insanların ilgisini çektiğini, hangi tür insanların tepkisini çektiğini de incelemek gerekir. Örneğin bir insan bilgili insanları cezbediyor ve lakin cahil insanları kendisinden uzaklaştırıyor iken, bir başka insan zalimleri cezbeder fakat mazlumları kendisinden uzaklaştırır halde olabilmektedir. Bu insanların kimlerin sevgisini ve cezbesini kazandığı ve kimlerin tepkipisi kazandığı noktası onun olumlu veyahut olumsuz bir yapıda olduğunu işaret etmektedir.

Sadece çekicilik ve iticilik konusunda güçlü bir kişiliğe ve yapıya sahip olmak, o kişinin idelallerinin olmasını, bir inancının olmasını ve methedilebilir bir yapıda olmasını göstermez. Zira dünya tarihi boyunca yüzbinlerce masum insanı katleden ve bir bölüm insanların cezbesini kazanırken, bir bölümün tepkisini çeken insanlar olmuştur.

Her kişilik, kendine benzer olanları çeker; benzemeyenleri de iter. Doğru olan insan türü, Yüce Allah’ın yaratılışta kendisine bağışladığı insani özellikleri ve hassaları ömür boyu taşımasını bilen insan türüdür. Yüce Allah’ın kendisine emrettiği; adalet, merhamet, paylaşım, yardım, iyilik ve bunun gibi emirlerini yerine getiren, yalan, iftira, ahlaksızlık, riyakarlık ve bunun gibi yasaklarından kaçınan insan türüdür. Bu insan türü muhakkak ki çevresine kendisi ile bu özellikleri taşıyan insanları çekecek ve cezbedecek, bu özellikleri barındırmayan insanların ise tepkisini çekecektir.

Bu tür insanlar ile birlikte bir topluluk içinde yaşamaktayız. Hangi tür olduğumuzu biraz düşünüp tefekkür etmek gereklidir. Zira düşünmek ve düşündükleri ile doğruyu aramak İnsanı İnsan yapan en önemli özellik değil midir?

İNSAN’IN KIYAMETİ…

 

Bu bir cinnet halidir.

Ve insan düzelmedikçe bitmeyecek, düzelmeyecek.

Hiçbir hukuk, hiçbir kanun, hiçbir güç, hiçbir tedbir üstesinden gelemeyecek.

Çıkıp dolaşın sokakları…

Kan gölüne dönmüş coğrafya’da yer alan sokakları değil.

Şu an huzurun, şu an sessizliğin, şu an sükûnetin olduğu sanılan sokakları adım adım dolaşın.

Ve insanları seyredin…

Seyredin yüzlerini, hareketlerini, telaşlarını veyahut sükûnetli görünen hallerini.

Bolca riyakârlık göreceksiniz bizlerde…

Bolca yalan göreceksiniz…

Kin göreceksiniz binlerce gözlerde…

Kimisinde çaresizlik göreceksiniz, kimisin de hükümranlık…

Oluk, oluk telaş göreceksiniz… Bir şeyleri bir yerlere yetiştirme telaşı…

Ezip geçilen erdemleri…

Hırs göreceksiniz ve kendini beğenmişlik…

Bir yandan da bulunduğu yeri beğenmezlik gibi çelişkiyi göreceksiniz.

Ve hastalık göreceksiniz…

Her birimizde ayrı hastalık ve her birimizde birden çok birbirinin benzeri hastalık, tükenmişlik…

Dünyayı sahiplenmişlik göreceksiniz…

Bir yandan dünyayı birbirimize dar edecek derecede kana bulayıp, yaşanmaz hale getirirken hem de…

Ölümün var olduğuna inanmamışlık göreceksiniz…

Herkesi öldürme isteği üzerimizde iken hem de.

Ahiret gününe ve hesaba inanmamışlık göreceksiniz,

Dünya’da hesap soranın olmayacağına inananda doğal olarak bulunan bir ahlak olarak.

Her birimizde ahlaki noksanlıkları göreceksiniz.

Hak yiyenin Hak dağıttığını ifade eden kurumların başında olduğunu…

Adaletsizliği körükleyenin Adalet dağıtan görünümde olduğunu…

Hayır kurumlarının başını hırsızların tuttuğunu göreceksiniz.

Yöneticilerin pervasızlığını…

Her birimizde doyumsuzluk göreceksiniz…

İnsan ihtiyaçlarının sınırsız, kaynakların sınırlı olduğunu söyleyenleri.

Binlerce, yüzbinlerce sözde İlah göreceksiniz ve buraya aday…

Ben yaptım, ben ettim, benim diyenlerden…

Ama bir yandan da maddeye, imkana, paraya tapınma hastalığına farkına varmadan kapılanları…

Barikat kuranları, tezgah tutanları göreceksiniz…

Kardeşine, ebeveynine hem de…

Timsah gözyaşı dökenleri, çaresiz rolü üstlenenleri…

Her birimizin ayrı bir aktör ve aktrist olduğunu göreceksiniz, dünyayı bir tiyatro sahnesine çevirdiğimizi…

Ve gerçek çaresiz olanlara sırt dönenleri…

Bir yerlerde kan dökülürken, birileri dul, yetim, öksüz kalırken, bir yerlerde milli takıma sevinç çığlıkları göreceksiniz…

Seyredin…

Saymakla bitmeyecek hasletlerimizi seyredin…

Bu insanlık tükendi.

Hiçbir şey kurtaramayacak…

Zira biz açıkça Allah’a savaş ilan ettik…

Kendimizi inkar ettik…

Açın inancı olanlar kitabınızı ve bakın Faiz’in Allah’a açıkça savaş ilanı olduğunu göreceksiniz…

Ve Faiz’in girmediği yer kalmadığını…

Dünya’da bütün kötülüklerin hırs, doyumsuzluk, dünya sevgisi ve makam, güç için olduğunu…

Ancak bu hastalığın girmediği kapı, girmediği hane kalmadığını göreceksiniz…

Ve bu insanlık tükendi…

İçinde olan çok az insan sayesinde belki biraz daha ayaktayız…

Kıyamet; Arapça kıyam’dan (ayakta durmaktan) gelir…

Ve bugün bütün insanlık ayakta…

Herkes kendi hesabına doğru koşuyor, herkes hesap vereceği güne koşuyor…

Ve kıyamet çoktan koptu…

Sesini duymuyor musunuz?